14/11/2009 - 2012’de Kıyamet mi Kopacak?
2012’de Kıyamet mi Kopacak?
|
...Türkiye'deki siyaset ve olumsuzluklardan kaçanların İNTERNET forumlarında, dost sohbetlerinde gündem 2012. Daha önceki kıyamet senaryolarına inanarak işinden istifa edip mal varlıklarını satan ve hatta...
|
2012’de Altın Bir Çağ Mı Başlayacak Yoksa Kıyamet Mi Kopacak? Türkiye'deki siyaset ve olumsuzluklardan kaçanların İNTERNET forumlarında, dost sohbetlerinde gündem 2012. Daha önceki kıyamet senaryolarına inanarak işinden istifa edip mal varlıklarını satan ve hatta intihar edenler olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda tartışmanın ciddiyeti artıyor. Üstelik bu kez raflardaki sayısı her geçen gün artan kitabın yanı sıra Hollywood da konuyu ciddiye aldı, 13 Kasım’da vizyona girecek olan 2012 filminin gişe rekoru kırması bekleniyor.
2012’de kıyamet kopacağına inananların dayanağı Maya takvimi. 5125 yıllık bu takvim her biri 394 yıllık 13 çağdan oluşuyor. Ve 13’ncü çağ 21 Aralık 2012’de sona eriyor...
Bir başka senaryoya göre ise 2012 dünyanın sonu değil, aydınlanmanın başlangıcı olacak. Dünya kozmik Foton Kuşağı’na girecek, insanlar kısa süreli bir uykudan arınarak uyanacaklar. 2012’de
Farklı yorumları olsa bile, konuyla biraz olsun ilgilenmiş herkesin ortak kanaati 2012’de bir şeylerin değişeceği... Peki ne olacak?
MAYA takviminde 21 Aralık 2012 kozmik bir döngü, yeni bir devrenin başlangıcı olacak deniyor. Yeni bir dönem başlayacak ve bu geçişte bazı zorluklar olacak. Bu geçişi sağlayacak olan da Foton Kuşağı’na girecek olmamız. NASA da “Dünya, Güneş sistemi dışında farklı bir kaynaktan gelen kozmik ışınların bombardımanı altındayız” diye duyurdu. Yüksek miktarlı elektronların uzaydan Dünya’yı bombardımana tuttuğunu keşfettiler.
Dünya’daki manyetik alanın değişmesi, çok ciddi yörüngesel sapmalar, patlamalar, fırtınaların tam sebebi bu yüksek enerji etkileşimine girilmesidir. Yüksek enerjiye uyumlanma sürecindeyiz. Depremlerin artması, buzulların erimesi, volkanlar bu sebepten kaynaklanıyor. Bu değişim sisteminde tüm ekolojik, politik, sosyolojik, teknolojik sistemler değişecek. Foton Kuşağı’nın tüm Dünya için faydası olacak.
Galaksideki birçok medeniyetle etkileşim içine gireceğimiz, yepyeni, sevgiye, barışa, uyuma dayalı bir topluma dönüşmek durumundayız. Birçok insan bir şeylerin olmak üzere olduğunu hissediyor. Bizler büyük bir deneyin parçasıyız. Kuran’da İbrahim suresi 48. ayette “O gün yer küre başka bir yer küreye dönüşür” der. İncil’de de “Ne mutlu yumuşak huyu olanlara ki onlar Dünya’yı miras alacaklar” der. Doğum öncesi çekilen sancılara benzetebiliriz şu an yaşananları.
DNA’mız bile değişecek tarihin en zor sınavına hazır olun! NASA’nın vurguladığı şeylerden biri de dünyaya bu kozmik ışınların çarpmasıyla insandaki DNA yapısının da ciddi biçimde etkileneceği. Hem elektrik hem enerji sistemi değişecek, belki de artık elektromanyetik dalgalarla çalışan bir teknolojiye sahip olacağız. Çift sarmallı DNA’mız 12 sarmal olacak. Dünya nasıl depremlerle kabuk değiştiriyorsa, insanlar da bu değişme sürecini yaşayacak. Herkes bu geçişi yapamayabilir, boyut atlamayabilir. Zor bir süreç olacak.
NASA Astronomical Society of Pacific Derneği bülteninde ise : ŞÜPHE yok ki eski uygarlıkların hazırladığı takvimler tarihçiler için çok ilginç araştırma alanlarıdır. Ancak bunların başlangıç ya da bitiş tarihlerini Dünya’nın doğma ya da yok olmasıyla ilişkilendirmek anlamsız. Benim masa takvimim de 2009 sonunda bitiyor ama kalkıp bunu ‘Dünya 2009 sonunda yok olacak’ şeklinde yorumlamıyorum. Daha da önemlisi, eski veya yeni, hiçbir takvim gelecekte belirli bir tarihte gezegenimize bir şeyler olacağını bize söyleyemez. Her 400.000 yılda bir yerkürede manyetik kutuplaşma olabiliyor ama bu hem dönüş istikametini değiştirmez hem de bir dahaki sefere en az birkaç bin yıl var. Üstelik yerküreyi imha özelliği de yok. 2012 filmi üstünden yaratılan kozmofobi bugüne kadar ki en büyük evren asparagaslarından. Ve bu fobinin etkisi maalesef uzun ömürlü olacak deniyor.
İnsanlık tarihinin bugüne kadar karşı karşıya kaldığı en önemli süreç.
Yakın bir tarih olduğu için 2012 ile ilgili senaryolar çok ilgi çekiyor. Felaketlerin nasıl geleceğine ilişkin birçok senaryo var. Bunların olmayacağını söylemek yanlış olur çünkü çoğu olmaya başladı bile... Yalnız Maya takvimi konusunda bir noktada yanlış anlaşılma var. Maya 2012’de sonun geldiğini söylerken, ertesi sabah yeni bir dönemin başlayacağını da vurguluyor. Sadece sona odaklanırsak hatalı değerlendiririz. 2012’de inancın çok daha önemli olduğu, spiritüel düzeyde yeni ve güzel bir çağa geçeceğimiz düşünülüyor.
2012’nin belki felaket getireceğini ama büyük olasılıkla evvelce bilinmeyen bir şeyi ortaya çıkarıp, insanlık tarihinin şimdiye kadar yüzleşmediği bir seviyeye tanık olunacağını iddia ederken, bu iddiasını şu temellere dayandırıyor:
1. Eski Maya takvimine göre 2012 yeni bir çağın başlangıcı. 2. Dünya özellikle 2003’ten beri buzulların erimesi ve hızlı küresel ısınma tehdidiyle karşı karşıya. Güneş fizikçilerine göre Güneş hareketleri 2012’de rekor seviyeye ulaşacak. 3. Güneş’teki bu fırtınalar Dünya’daki fırtınalarla bağlantılı. 4. Dünya’nın manyetik yüzeyi, Güneş’ten gelen radyasyona karşı temel korunağımız, gittikçe küçülüyor. Kutup noktalarındaki koruma sıfırın altına düşmek üzere. 5. Rusyalı jeofizikçilere göre Güneş sistemi yıldızlararası bir enerji bulutuna girdi, Dünya’yı bekleyen felaket 2010-2020 yılları arasında gerçekleşecek. 6. Berkeley’li fizikçilere göre de bir mega felaketin eşiğindeyiz. Aynı bilim adamları 65 milyon yıl önceki büyük çarpışmayı da keşfetmişlerdi. 7. Her 600 bin ila 700 bin yıl arasında faaliyete geçen Yellowstone süpervolkanı patlamaya hazırlanıyor. 8. Doğu felsefesinin önde gelen inanışları 2012’nin son olacağını kabul ediyorlar. 9. İncil’in bazı çevirilerinde de 2012’de Dünya’nın yok olacağı ileri sürülüyor
NASA Astronomical Society of Pacific Derneği bülteninde: ŞÜPHE yok ki eski uygarlıkların hazırladığı takvimler tarihçiler için çok ilginç araştırma alanlarıdır. Ancak bunların başlangıç ya da bitiş tarihlerini Dünya’nın doğma ya da yok olmasıyla ilişkilendirmek anlamsız. Benim masa takvimim de 2009 sonunda bitiyor ama kalkıp bunu ‘Dünya 2009 sonunda yok olacak’ şeklinde yorumlamıyorum. Daha da önemlisi, eski veya yeni, hiçbir takvim gelecekte belirli bir tarihte gezegenimize bir şeyler olacağını bize söyleyemez. Her 400.000 yılda bir yerkürede manyetik kutuplaşma olabiliyor ama bu hem dönüş istikametini değiştirmez hem de bir dahaki sefere en az birkaç bin yıl var. Üstelik yerküreyi imha özelliği de yok. 2012 filmi üstünden yaratılan kozmofobi bugüne kadar ki en büyük evren asparagaslarından. Ve bu fobinin etkisi maalesef uzun ömürlü olacak.
Dr. A. Nazmi ÇORA
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/11/2009 - Bölücülük Sahaya İndi
Bölücülük Sahaya İndi...DOSTLUK ve kardeşlik köprüsü olan spor, Diyarbakırspor yönetiminin gözünde siyaset mezesi olmaktan kurtulamadı. Takıma avantaj sağlamak için her türlü yolu deneyen yönetim, şimdi de ’ligden çekilme’ye oynuyor...
|
DOSTLUK ve kardeşlik köprüsü olan spor, Diyarbakırspor yönetiminin gözünde siyaset mezesi olmaktan kurtulamadı. Takıma avantaj sağlamak için her türlü yolu deneyen yönetim, şimdi de ’ligden çekilme’ye oynuyor.
Ligden çekilme blöfü PUAN kaybettiği her maçtan sonra olay çıkaran Diyarbakırspor yönetimi, G.Antep maçının ardından iyice abarttı: Irkçı sloganlar atıldı, G.Saray maçına çıkmayız!
Perde arkasında dönen kirli oyunlar MADDİ sorunları çözemeyen yönetim, siyasetle ’pozitif ayrımcılık’ koparmaya çalışırken bir de güç oyunları oynanıyor. Belediye Başkanı Baydemir, takımı ele geçirme peşinde...
Kent halkının da sabrını taşırdılar AKP Milletvekili Arzu: Maça çıkmamak olmaz DİYARBAKIRSPOR yönetiminin ligden çekilme tehdidi, Kutbettin Arzu’nun da tepkisini çekti: Kararı doğru bulmuyorum.
Sivil toplum kuruluşları: Bu, senin takımın değilYÖNETİMİN tahrik kokan tavrına sivil toplum kuruluşları da sert çıktı: Diyarbakırspor tüm kentin takımı. Bu kararı alamazsınız.
Bu sözden rahatsız oldular! SÜPER Lig’in 7. haftasında Bursaspor’a 4-0 yenilince ne yapacağını şaşıran Diyarbakırspor yönetimi, tüm kamuoyunu şaşkınlığa uğratan bir açıklama yapmış ve ırkçı söylemlerle kendilerine saldırıda bulunulduğunu iddia etmişti.
Kaybettikleri her maçta olay var! DİYARBAKIRSPOR yönetiminin siyaseti kullanarak sporda avantaj sağlamayı hedefleyen saldırgan ve provokatif tutumu, takımın puan kaybettiği maçlarda olay çıkmasına yol açıyor. Giderek tehlikeli hale gelen bu yaklaşımın son örneği, önceki gün oynanan Gaziantepspor-Diyarbakırspor maçında bir kez daha sergilendi. Maçtan sonra yine olaylar çıktı, hakemler soyunma odasına polis kordonunda gidebildi.
Spora provokasyon
* Diyarbakırspor’un kaybettiği her maçın ardından yaptığı “çekiliriz” tahriğinin altından pis kokular geliyor
* Maddi sorunlarla boğuşan kulüp yöneticileri işi siyasi boyuta çe kerek, ‘pozitif ayrımcılık’ talep ediyor
* Takımın her maçında yaşanan tezahürat geriliminin altında da PKK’lı bazı grupların imzası var
Maddi sıkıntılardan dolayı futbolcuları ile sorunlar yaşayan Diyarbakırspor’un kulüp yöneticileri, başarısızlığa siyasi kılıf aramaya başladı. Diyarbakırspor Kulüp Başkanı Çetin Sümer, 2-1 mağlup oldukları Gaziantep maçında ırkçı sloganlar atıldığı iddiasıyla Galatasaray maçına çıkmama kararı aldıklarını açıkladı.
Kent ayağa kalktı Başkan Sümer’in “Ligden çekiliriz” tehdidi kentte tepki uyandırdı. Diyarbakır’da, her yenilgisinin ardından “çekiliriz” tehdidinde bulunan Sümer’in takıma siyasi bir kimlik kazandırmak istediği konuşuluyor. PKK’nın terör örgütü olduğunu kınanmasının doğal karşılanması gerektiğini, alınganlığın anlamsız olduğunu ifade eden Diyarbakırlılar şöyle konuşuyor:
’Biz Kürt takımıyız’ “Spora siyaset bulaştırılmasın diyen kulüp yöneticileri, hakem hatalarını ve bir grup kendini bilmez taraftarı bahane ederek konuyu siyasi platforma taşıyor. Gün aşırı yapılan ’çekiliriz’ tehdidi ile Diyarbakır şehri Türkiye’den ayrı bir parçaymış gibi sürekli gündemde tutuluyor. Başkan Sümer, Diyarbakırspor’a daha önce de etnik bir kimlik kazandırmaya çalışmıştı. Amerikanın Sesi Radyosu’na açıklamalarda bulunarak ’Biz Kürt milletinin takımıyız’demişti. Sümer, tepkiler üzerine bu açıklamalarının çarpıtıldığını yanlış anlaşıldığını iddia ettiyse de takıma ırkçı bir anlayışla siyasi anlamlar yüklemişti. Ayrıca Sümer bu çıkışlarıyla kötü durumdaki takıma ‘pozitif ayrımcılık yapılsın’ imasında bulunuyor. ”
PKK provokasyonu Diyarbakır’da bazı sivil toplum kuruluşları yaptığımız görüşmelerde ise daha çarpıcı bir iddia öne sürüldü. İddialar şöyle: DTP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, takım üzerindeki etkisini artırmak için uzun süre mücadeleler verdi. Daha önce belediyeye bağlı DİSKİ Spor’la Diyarbakırspor’u birleştirmek isteyen Baydemir, çabasında başarılı olamayınca PKK’lı bazı gruplar devreye girdi. Bu gruplar, Diyarbakırspor üzerinde baskı oluşturmak ve örgüte propaganda malzemesi yaratmak için taraftar kılığında stada girip olaylar çıkardı. F.Bahçe maçı sonrasında kentte kavga çıkaran bu gruplar, G.Antep maçında da “PKK dışarı” gibi sloganlar atarak kulüp yönetimini provoke etti.
DTP fırsatı kaçırmadı Diyarbakırspor tartışması dün Meclis’e de taşındı. PKK’nın siyasi uzantısı gibi hareket eden DTP, fırsatı kaçırmadı ve gerilimden siyasi malzeme çıkardı. TBMM Bütçe Komisyonu’nda söz alan Hasip Kaplan, Türkiye’nin savunma bütçesine ayırdığı payı eleştirdikten sonra sözü Diyarbakırspor gerilimine getirdi. Kaplan şunları söyledi: “Halkı, Kürt halkını, muhalif olan solcuyu susturarak bir hükümet başarıya ulaşamaz. Açılımın içinde ne var, anayasal çalışmanın içinde ne var? Bunlar önümüzdeki günlerde ülkenin kaderini belirleyecek. Biz üzerimize düşeni yapacağız. Mesala Diyarbakırspor’un yaşadığı sıkıntının giderilmesi... Bu açılım sürecinde özgür, eşit bir Türkiye’yi hedeflemeliyiz”
SÖZ OTORİTELERDE
Golde hata yok Diyarbakırspor’un Gaziantepspor’dan yediği ikinci golden sonra ortalık karıştı. Yeşil-kırmızılı kulübün yöneticileri mağlubiyet golünü veren hakem Süleyman Abay’ı kötü yönetimle suçlarken, futbol otoriteleri, kararın doğru olduğu yönünde görüş bildirdiler.
Kendilerine kızsınlar Erman TOROĞLU Maç içerisinde Süleyman Abay’ın hataları elbette olmuştur ancak 90+4’te verilen golün iptalini gerektirecek bir durum yok. Başka olaylar için yorum yapmak istemiyorum. Diyarbakırsporlu yöneticiler öncelikle kulübü kurumsal yapıya kavuştursunlar. Hakemi suçlamak, ucuz yönetici çıkışları olmasın.
Geçmişi unutmasınlar Ahmet ÇAKAR Hakem hataları sadece Diyarbakırspor’a karşı yapılmıyor. Üstelik devlet bu kulübü yaşatmak için yıllarca uğraş verdi. Mevcut yönetim takımı Süper Lig’de devraldı. Bu takım Birinci Lig’e düşerse bunun altında kalırlar. Gaziantepspor maçındaki golü defalarca izledim; Süleyman Abay’ın yanlış yaptığı fikrine katılmıyorum.
Sükunet içinde oynanan Gaziantepspor-Diyarbakırspor maçının uzatma dakikalarında evsahibi ekip öne geçen golü atınca ortalık karıştı. Diyarbakırsporlu yöneticiler, golün nizami olmadığı iddiasıyla sahaya girip hakem Süleyman Abay’ın üzerine yürüdüler.
Yenilince çirkinleşiyorlar Diyarbakırspor bu sezon çıktığı 11 maçın 3’ünü kazandı, 3’ünde de berabere kaldı. Yeşil-kırmızılı yöneticiler puan aldıkları maçlarda sessiz kalırken, mağlup oldukları 5 karşılaşmadan sonra ortalığı ayağa kaldırdılar.
Diyarbakırspor’un bu sezon puan aldığı maçlarda olay çıkmadı. Yeşil-kırmızılı ekip, ilk hafta maçında Ankaragücü’nü ağırladı. 2-2 sona eren karşılaşmada hiç bir olay yaşanmadı; yönetim hakemler ve federasyon hakkında olumsuz açıklamalar yapmadı. İkinci haftada Diyarbakırspor, Trabzon deplasmanına gitti. Bordo-mavili ekibi 2-1 yenen Diyarbakırspor, evine güle oynaya döndü.
Fener maçı milat Ligin üçüncü haftasında Fenerbahçe’yi ağırlayan Diyarbakırspor, 3-1 yenildiği karşılaşmadan sonra ortalığı ayağa kaldırdı. Taraftarları sahaya girdi, tribünlerdeki olaylar sokaklara taştı; yöneticiler hakemleri yerden yere vurdu. Dördüncü haftada Sivas deplasmanına giden Diyarbakırspor, üç puanı 2-0’lık skorla aldı, yine evine mutlu döndü. Beşinci hafta maçında Denizli’nin konuğu olan Diyarbakırspor, 0-0 biten maçtan bir puanla ayrıldı. Ne sahada, ne tribünlerde olay çıktı. Altıncı haftada Manisa’yı ağırlayan Diyarbakırspor, 0-0’lık skorda yine hanesine bir puan yazdırdı. Bu maç da sükunetle sona erdi. Yedinci haftadaki Bursa maçı büyük olaylara sahne oldu. Hem tribünlerde, hem maçta, hem de karşılaşmadan sonra büyük gerginlik yaşandı. Bursa’ya 4-0 yenilen Diyarbakırspor, federasyonu ayırımcılıkla suçladı. Sekizinci hafta maçını Diyarbakır cezası nedeniyle Adana’da oynadı. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a 3-1 yenilen yeşil-kırmızılı ekip, mağlubiyetin faturasını yine hakemlere kesti.
Puan alırken iyi! Dokuzuncu haftadaki Antalya maçında, Diyarbakırsporlu yöneticiler yine ayağa kalktı. 4-1 yenilen Diyarbakırspor’da taraftarlar tribünleri karıştırdı; yöneticiler vahim açıklamalar yaptı. 10’uncu haftada Diyarbakırspor, Gençlerbirliği’ni 1-0 yendi; karşılaşmada kayda değer bir olay çıkmadı. Pazar günü oynanan 11. hafta maçını Diyarbakır 2-1 kaybedince yine çirkin ifadeler havalarda uçuştu.
Hakemlere ırkçılık suçlaması Gaziantepspor yenilgisinden sonra çok sert açıklamalarda bulunan Diyarbakırspor Basın Sözcüsü Suat Önen, hakemleri hedef aldı. Federasyonu ve hakemleri yanlı davranmakla suçlayan Önen, “Eğer istenmiyorsak, bu lige fazla geliyorsak söylesinler. Biz de bu ligden çekiliriz. Böyle hakem hatalarıyla bu lig yürümez. Türkiye’de bu hakemlerin yeri yok. Bu hakemler tetikçi; kafa tasçı. Suni bir lig yaratılmaya çalışılıyor” dedi. Diyarbakırspor Başkanı Çetin Sümer, Galatasaray maçında çıkabilecek muhtemel olayları tek başına üstlenmeyeceğini söyledi. Sümer, vali ve belediye başkanının sorumluluğa ortak olmaları halinde maça çıkabileceklerini belirterek, bir gün önceki açıklamalarından çark etti. Öte yandan Teknik Direktör Ziya Doğan, Galatasaray maçına çıkmaları gerektiğini belirtti.
Maça çıkmazsa ne olur? Bir kulüp bir sezonda mazeretsiz olarak 2 maça çıkmazsa ligden ihraç edilir. Dolayısıyla Diyarbakırspor, başkan Çetin Sümer’in dediği gibi G.Saray maçına çıkmazsa, hükmen mağlup ilan edilir ve kulüp yöneticileri çeşitli cezalara çarptırılır, fakat küme düşürülmez. G.Saray ise 3-0 galip ilan edilir.
‘Çekiliriz’ restine kim ne dedi AKP Diyarbakır Milletvekili Kutbettin Arzu: Konuyu detaylı olarak bilmiyorum. Açıklamayı yeni öğrendim. Kararı doğru bulmuyorum. Bu karardan vazgeçmelerini isteyeceğiz.
Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Faruk Balıkçı: Diyarbakırspor Kulüp Başkanı Sümer’in açıklaması duygusal bir tepkidir. Maç sonrası kızgınlıkla yapılmış bir açıklama olarak değerlendiriyorum. Tam aksine Galatasaray maçına çıkıp sporun barış ve kardeşliğe katkı sunduğunun ispatlamak gerek.
Baro Başkanı Emin Aktar: Siyasi sloganlar Diyarbakırspor Kulübüne yönelik değil. Diyarbakır kimliğine yönelik. Maça çıkmama tutumu doğru olmaz. Futbol Federasyonu’nun bu konuda ciddi bir tutumu olmalıdır.
Futbol Federasyonu: Ayrımcılık yok Futbol Federasyonu (TFF), G.Antep’te oynanan maçta iddia edildiği gibi Diyarbakırspor aleyhine ayrımcılık içeren bir tezahürat ve slogana rastlanmadığının tespit edildiğini bildirdi. Açıklamada, karşılaşmadan 8 dakika önce ve sona ermesinden 5 dakika sonra, çok az sayıdaki G.Antepspor seyircisinin, çok kısa süreli olarak ’Kahrolsun PKK’sloganı attığı saptanmıştır “ denildi. Ayrıca, başta D.Bakırspor başkanı ve yöneticileri olmak üzere, tüm futbol kamuoyu soğukkanlı olmaya davet edildi.
Yeniçağ
ÇAMIRA YATMAYALIM HER MAÇDA BAYRAKLAR AÇILIYOR HER MAÇDA TÜRKİYE SESLERİ VAR BUNLARDAN HİÇ BİR TAKIM RAHATSIZ OLMUYORDA SADECE DİYARBAKIRSPOR'MU RAHATSIZ OLUYOR TÜRKİYE SESLERİNDEN VE BAYRAGIMIZDAN RAHATSIZ OLAN VARSA ÇEKİP ĞİDEBİLİRLER.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/11/2009 - Büyük Kürdistan'a Hoş Geldiniz!
Büyük Kürdistan'a Hoş Geldiniz! ...Yıllardır yazar, söylerim; “Kültür-dil hakları, iş-aş”, bahane; PKK terörünün asıl amacı “Büyük Kürdistan”!... On dokuzuncu yüzyıldan beri, Sevr Konferansında ortaya atılan ve son olarak... |
Yıllardır yazar, söylerim; “Kültür-dil hakları, iş-aş”, bahane; PKK terörünün asıl amacı “Büyük Kürdistan”!... On dokuzuncu yüzyıldan beri, Sevr Konferansında ortaya atılan ve son olarak, Amerika’nın Ralph Peters haritasıyla belgelenen, Türkiye’nin Güneydoğusunu yutacak, “Büyük Kürdistan”!
Biz “kırmızı çizgilerimizi” kendimiz sildik. Kürt bölücüler bu amaçlarından asla vazgeçmediler ve bugün, bu “hayalleri” artık gerçekleşiyor... Başbakan Erdoğan ve ekibinin basireti, ileri görüşü ve Dışişleri Bakanı “Prof.” Ahmet Davutoğlu’nun, sorunları “sıfırlama” dirayeti sayesinde!
Diyarbakır-Habur olayları, Kürt sorununun asıl gerçeklerini göstermesi üzerine Erdoğan’ın aslında, “Demokratik” filan olmayan “Kürt açılımından” vazgeçmesi beklenirdi... Ancak anlaşılıyor ki “Korkusuz Kaptan” müsademe rotasında devam ediyor ama “açılımı” hazmettirmek için sadece ertelemiş! Alavere-dalavere, “Kürt açılımı” oldu “Kürdistan Açılımı”!
Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar yazıyorlar; “Açılım sürüyor, Ankara Kürdistan’ı tanıyor!” Millete bu acı ilacı hazmetirmek için olsa gerek! Başbakan “Ulusa seslenişinde” hamamda başarıları hususunda türküler söylerken, bu acı ilacı hazmettirmek için olacak, bu yeni “zaferden” hiç söz etmedi... Türkiye’nin Dışişleri Bakanı “sıfırcı” Ahmet Davutoğlu, Gül’ün ve Erdoğan’ın, bilgi ve talimatlarıyla, “Büyük Kürdistan” Devlet Başkanı Barzani’nin huzuruna Türk ve Büyük Kürdistan bayraklı otomobille gitti. Adeta “itimatnamesini” sundu... “Kürdistan” nezdindeki, Türk konsolosluklarını törenle açtı... Ama, Türk Kerkük’e uğramadı!
Davutoğlu, Barzani ile “ortak vizyonu paylaştıklarını” söylemiş.. “Dağlar bizi ayıramaz, birleştirir” buyurmuş... “Ortak Vizyonun” önemli unsuru “PKK”nın sözde “bitirilmesi”... “Büyük Dostumuz” Barzani “PKK ya değişir ya ezilir” diyor.. PKK konusundaki desteğini ne çabuk ve niçin unuttu acaba? Ama “Büyük Kürdistan” böyle barışla gerçekleşince “gönüllerde bu muhabet” oldukça, PKK’ya ne hacet; terörle varamadıkları yere AKP iktidarının feraseti sayesinde ulaşıyorlar! Dış politika, Devletler Hukuku uzmanı “profesör” Davutoğlu, Teksas örneğini filan göstererek, istediği kadar tevil etmeye çalışsın, Türkiye Cumhuriyeti “Kürdistan’ı” fiilen tanımıştır... Bu noktadan sonra, “Büyük Kürdistan’ı” törenle yapılacak bir anlaşmayla, “resmen” de tanımasına, kendi deyimiyle, “aradaki dağlar” engel olamayacaktır... Hükûmete göre “başarı” ama acı gerçek bu. T.C.’nin en yakın komşusu ve sözde dostu “Kürdistan” çok yakında “Büyük Kürdistan” olacak, aradaki “dağlar” ve sınır kalkacaktır... Ve böylece, “Açılımda” varılan son nokta, asırlardır yabancı devletler, son yıllarda ABD tarafından idare edilen “Büyük Oyunun”son perdesi de bu!
Ve Ermeni açılımı Başbakan “Ulusa seslenişinde” Ermeni açılımından sitayişle söz etti... Ama tam o sırada Ermenistan’dan gelen “sesleniş” başka... Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbandyan, Türkiye ile Ermenistan arasındaki açılımla, Yukarı Karabağ meselesinin “iki ayrı süreç” olduğunu, Ermenilerin “Soykırımı” hususundaki iddialarından da vaz geçmeyeceğini açık seçik söyledi!
Ve Kıbrıs Sıra geldi “Kıbrıs açılımına”. Bakalım bu konuda, nasıl basiret ve feraset, aslında gaflet eserlerine tanık olacağız? Telefonları, ortamları dinleyenlerin de konuşmaları dinleniyor... İnternete düşen bir konuşmada Erdoğan’ın, işbirlikçi, teslimiyetçi Mehmet Ali Talat’a “Bir numarayı” bitirdik dediği, kendi sesinden, “düştü”! “Bir Numara”, sayın Rauf Denktaş... Onu bitirmek KKTC’yi de “bitirmekle” eş anlamda! Ama sonunda bu oyunlar nasıl bitecek, kim kimi bitirecek ve bu gaflet dönemi nasıl sona erecek? Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği, Türklüğün var oluşu, bu iktidara, bu kişilere bırakılamayacak kadar, hayati önem arzediyor! Son kamuoyu araştırmaları da gösteriyor ki, galiba Türk halkı da bunu idrak ediyor... Erdoğan’ın politik basireti varsa, daha fazla oy kaybetneden, erken seçimlere gider, yoksa, “açılımları” fiyaskoyla sonuçlandıkça, “zeki” Türk milleti, bu iktidarı “sandıkta” muhakkak “sıfıra” irca edecektir(döndürecek)!
Bir soru Merak ediyorum, Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu, acaba “Nefes” fılmini seyrettiler mi?... Sinemada olmasa da, özel bir ortamda izlediler mi?... Eğer bu filmi görmüşlerse ne düşünüyorlar? Mesela, Dağlıca baskınının, açılıma karşı bir komplo olduğunu iddia eden Davutoğlu, acaba ne düşünür?
Altemur KILIÇ
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/10/2009 - BAHÇELİ ZEHİR ZEMBEREK: ALÇAKLIK İLE KAHRAMANLIK GAZİ İLE TERÖRİ
Bahçeli, “Millete” başlığıyla yaptığı açıklamada, “Hükümetin memurları ve güvenlik güçlerinin müşahitliğindeki karşılama komiteleri, PKK’lılara özel misafir muamelesi yaptı. Adalet makamları sokağa salıvermek için yarış içine girdiler. Üstelik bu alçaklıklar, Başbakan’ca memnuniyetle karşılandı” dedi. Bahçeli’nin mesajları özetle şöyle:
Yıkım süreci Habur’da
Başbakan Erdoğan’ın ‘açılım’, İmralı Canisi’nin ‘yol haritası’ adını verdiği yıkım sürecinin kurdelesi, ‘devlet kararı’ kılıfı ile Kandil kadrolarınca alkışlarla Habur Sınır Kapısı’nda kesildi. AKP ve PKK işbirliği, Başbakan ve İmralı dayanışması bütün yönleriyle gün ışığına çıktı.
PKK paçavraları altında
Şehadet ile ihanet, ay yıldızlı bayrak ile paçavra, gazi ile terörist, alçaklık ile kahramanlık, pişmanlık ile küstahlık AKP’nin lügatinde yer değiştirdi. Ne sınırdan giriş yapan hainlerde bir teslimiyet, mahcubiyet ve nedamet hissi var; ne de bunları kucaklayan Başbakan’da utanma, sıkılma ve pişmanlık emareleri görüldü. Bu karanlık manzarada, katile ‘Sayın’ diyen hainlerle, şehide ‘kelle’ diyen zihniyet temsilcisi, PKK paçavraları altında sınırda buluştu.
Öfke sınıra dayandı
Vatan uğruna şehadete ulaşmış yiğitlerimiz, gazilerimiz, onbinlerce korucu kardeşimizin ve vatandaşlarımızın onurları, hatıraları, ayaklar altına alındı. Karşımızda, hiçbir vatan evladının sessiz kalamayacağı ağır bir tahrik var. Bu alçalış tahammül edilebilir olmaktan çıktı. Toplumsal öfke sınıra dayandı. Bu öfke sürer, sabır zorlanırsa; bu milletin mukaddesatı uğruna neler yapacağını ve neyi göze alacağını bilmek isteyenler, Milli Mücadele yıllarının sayfalarına bakmaları hayırlarına olacak.
Tuzağa düşmeyelim
Vatan ve millet uğruna evlatlarını şehit veren, gazi olan, yıllarını mücadeleye adayan tüm kardeşlerimden, ailelerinden metanetlerini korumalarını bekliyorum. Türk milletinin, AKP ile PKK’nın kurduğu tuzağa düşmeyeceğine, birliğini ve beraberliğini bozmayacağına inanıyorum.”
|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/10/2009 - Madalyalar Çankaya’ya
Madalyalar Çankaya’ya PKK’lı teröristlerin elini kolunu sallayarak geldikleri Türkiye’de davul zurnayla karşılanması, şehit yakınlarıyla gazileri isyan ettirdi. Güneydoğu Gazisi Mete Kurt, kendisine cumhurbaşkanlığı tarafından verilen Devlet Övünç Madalyası’nı Çankaya’ya iade edeceğini söyledi. Alın başınıza çalın! Gazİ Kurt öfkesini, “Bize kurşun sıkanlar serbest bırakılıyor, kahraman muamelesi görüyorsa, bu madalyayı bana niçin verdiler? Cevap bekliyorum” sözleriyle dile getirdi. Şehit annesi Ayşe Çelik de feryadlarını duyurmayan basına tepki göstererek, “Acımız niye gizleniyor?” diye sordu. Madalyalar Çankaya’ya... Dağdan inen teröristlerin serbest bırakılmasına gaziler isyan etti: Madalyalarımızı Cumhurbaşkanı’na iade edeceğiz Haber: Sümeyra YILMAZ Güneydoğu Gazisi Mete Kurt, kendisine cumhurbaşkanlığı tarafından verilen Devlet övünç madalyası’nı Çankaya’ya iade edeceğini söyledi. Kendisine verilen madalyayı Kayseri Valisine iade etmek isteyen Kurt, validen cevap gelmemesi durumunda Çankaya Köşkü’ne çıkacağını belirtti. Kurt, dağdan inen PKK’lılara gösterilen muamelenin ve bu süreçte yaşananların bardağı taşıran son damla olduğunu ifade ederek şöyle dedi: “Ben bu madalyayı vermeye kararlıydım. PKK’lıların serbest bırakılması bardağı taşıran son damla oldu ve madalyamı iade edeceğim.” Bana niçin verdiler? 1998 yılında vatani görevini yaparken terör örgütünün döşediği mayına basarak her iki ayağını kaybeden Kurt, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Özellikle son günlerde ’açılım’adı altında İmralı’daki caninin yol haritasını uygulayarak bizlere kurşun sıkanların elini kolunu sallaya sallaya uğruna canımızı verdiğimiz topraklarda gezmesine izin verilmesi, bana verilen madalyayı geri verme zorunluluğunu doğurdu. Bize kurşun sıkanlar serbest bırakılıyor, kahraman muamelesi görüyorsa bu madalyayı bana niçin verdiler? Vali beyden cevap bekliyoruz. Vali bey aramazsa ikinci adres olarak Çankaya’ya götüreceğim.” Kandil dağından inen 34 PKK’lının serbest bırakılmasına tepki gösteren Şehit Aileleri Federasyonu Başkanı Hamit Köse ise Başbakan Tayyip Erdoğan’a seslenerek, “Şehitlerin hakkını hukukunu, çocuklarımızın katillerini affederek mi koruyacaksınız? Biz madalyalarımızı iade edelim, teröristlere taksınlar” dedi. Kalemimiz kırıldı Tunceli’de 11 yıl önce gazi olan Ahmet Doğan da madalyasını Cumhurbaşkanlığı’na iade edeceğini belirterek PKK’lıların zafer kazanmış gibi karşılanmasına tepki gösterdi. Hakkari’de teröristlerle girdiği çatışma sırasında mayın patlaması sonucu gazi olan Muhammet Çetin ise “1999 yılında terörist başı Abdullah Öcalan’ın kalemini kıramayanlar gazilerin kalemini kırdı” diyerek elindeki kalemi kırdı. Çetin de arkadaşları gibi madalyasını geri vereceğini ifade etti. Osmaniye’de protesto Öte yandan Osmaniye’de Türkiye Harp Malulü Gaziler Şehit Dul ve Yetimleri Derneği, teslim olan ve ardından serbest bırakılan PKK’lılara karşı gösterilen uygulamayı protesto etti. Ellerinde Türk bayrakları ve şehit fotoğrafları ve “İmralı’da yatan çakala kim ’sayın’diyorsa, vatan hainidir” pankartı taşıyan grup, bebek katili Abdullah Öcalan’ın posterlerini yaktı. Mete Kurt, 2001 yılında aldığı madalyanın geri alınması için Kayseri Valiliği’ne dilekçe verdi. Kurt, valilikten bir cevap alamaması durumunda Çankaya Köşkü’ne çıkacak Madalyasını kırdı Adanalı gazi Selahattin Yağımlı, 34 PKK’lının serbest bırakılmasının ardından şova dönüşen kutlamalara tepki göstererek, devlet övünç madalyasını kırdı. Yağımlı, Türkiye Harp Malulü Gaziler Şehit Dul ve Yetimleri Derneği tarafından düzenlenen basın toplantısında asıl madalyanın mayın patlaması sonrası kaybettiği bacağı olduğunu vurgulayarak, madalyasını yere attı. Gözyaşları içinde kalan Yağımlı, “Madalya bizim için budur” diyerek protez bacağını havaya kaldırdı. Dernek Başkanı Ersin Güluçar ise kırılan madalyayı yerden kaldırarak gaziyi sakinleştirmeye çalıştı. Şehit ailelerinin önceki günkü basın toplantısında Ayşe Çelik, sinir krizi geçirmişti. Suskun basına şehit anası tepkisi Şehit Aileleri, basında tepkilerinin yansıtılmamasına öfkelendi. Şehit Aileleri Federasyonu’nun basın toplatısını 30’dan fazla kamera ve gazetecinin izlemesine rağmen habere gazete ve televizyonlarda yeterince yer verilmemesine isyan eden şehit annesi Ayşe Çelik; “Neden korkuyorlar, neden gizliyorlar?.. Bizim sesimizin kısılıp ve feryadımızın duyurulmaması ile ne amaçlanıyor? Bugün kalemini satanlar, yarın herşeyini satar” diye konuştu. Ayşe Çelik, yayınlarıyla şehit ailelerinin hislerine tercüman olduğu için Yeniçağ’a teşekkür etti. MEMLEKET NE HALE GELDİ NERDEYSE ŞEHİT YAKINLARI VE GAZİ’LER YAKA PAÇA TUTULUP SUŞ İŞLİYORLAR DİYE HAKLARINDA DAVA AÇILACAK.PKK LI NAMUSSUZLARIN PEZ PARÇALARINA SES ÇIKARILMIYOR AMA NEDENSE VATAN SEVĞİSİ İÇİN TÜRK BAYRAKLARI AÇANLAR ENGELLENİYOR.BU AKP YE OY VERENLERİN VİCDANLARI RAHAT MI ACABA?
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
21/10/2009 - KINA YAKIN
KINA YAKIN Bu süreç benim eserim TAYYİP Erdoğan, “açılım Apo’nun yol haritasına göre işliyor” diyenlere sert çıktı. Başbakan, “Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü?” diyerek sürece sahip çıktı. Güzel şeyler oluyor ERDOĞAN, “Türkiye’de iyi, güzel şeyler oluyor. Umut verici gelişmeler oluyor. Bildiğiniz gibi 34 kişi sınırı geçti. Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum” dedi. TERÖR örgütü PKK ile birlikte ortaklaşa yürütülen Kürt açılımı süreciyle Mahmur Kampı ve Kandil dağından inenler sınırda törenlerle karşılanıp, çıkarıldıkları mahkemece serbest bırakıldı. TERÖR örgütünün paçavralarıyla süslenen konvoylar, dağdan inenlerle kucaklaşıp birlikte halay çekti. Törenler sırasında terörist anneleri zılgıt çekti, örgütün terörist militanları zafer işareti yaptı. PKK da, AKP de bayram ediyor Davullu-zurnalı törenlerle teslim olan 34 bölücünün tamamı serbest bırakıldı; PKK’lılar sokaklara döküldü. Başbakan Erdoğan ve İçişleri Bakanı, düz ova tiyatrosuna övgüler yağdırdı Haber : Önsel ÜNAL Eve dönüş tiyatrosu PKK’lılar ve AKP’liler tarafından ayakta alkışlandı. Önceki gün davul-zurna eşliğinde binlerce PKK yandaşı tarafından karşılanıp Habur sınır kapısında teslim olan teröristler hakkındaki adli işlemlere dün de devam edildi. Özel yetkili 4 savcı tarafından Habur Sınır Kapısı’nda oluşturulan bir merkezde ifadesi alan 34 kişin 29’u savcılık tarafından serbest bırakılırken, “terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla hakim karşısına çıkartılan 5 kişi de nöbetçi mahkeme tarafından salındı. Pişman değiller!.. Gruptakilere, savcılar tarafından “Ne zaman gittin?”, “Neden gittin?” ve “Örgütle bağlantın var mı?” gibi sorular yöneltildi. Verilen cevaplarda Mahmur kampından gelen kişilerin “örgütle ilgim, bağlantım yok” dediği öğrenildi. Bölücülerin pişmanlık yasasından yararlanmak istemedikleri ifade edildi. Bu kişilerden 4 çocuk hakkında ise hiç işlem yapılmadığı açıklandı. Serbest kalan PKK’lılar, mahkeme çıkışında kalabalık bir grup tarafından kaşılanıp, DTP’nin parti otobüsleriyle dolaştırıldı. Sokaklara döküldüler DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ve vekillerinde içinde olduğu parti otobüsünün üzerine çıkan bölücüler, sevgi gösterisinde bulunup zılgıt çeken kalabalığın üstüne gül attı. Yurdun dört bir yanında da PKK’lılar, sokaklara döküldü. Diyarbakır, Şırnak, Hakkari, Adana,Batman, Siirt ve Mardin’de PKK paçavları ile gösteriler düzenledi. Bebek katili Öcalan lehinde sloganlar atan bölücüler, araç konvoyları ile gövde gösterileri yaptı. Irak’ın kuzeyindeki peşmerge yönetiminden de AKP’ye ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e teşekkür etti!.. Peşmerge yönetiminin sözde Kültür Bakanı Felekedin Kakeyi, Türkiye’ye giriş yapan barış gruplarını “sıcak karşıladığını” belirterek, “Kürdistan Bölgesi, her zaman Türkiye’deki barışçıl çözümün yanındadır” şeklinde konuştu. Erbil’den yayın yapan Denge Azad’a göre, Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin de kardeşçe ve barışçıl bir şekilde bu adımı karşılayacağını umut ettiklerini belirten Kakeyi şöyle devam etti: ’Çok güzel şeyler’ “Kürdistan Bölgesi, her zaman Türkiye’deki barışçıl çözümün yanındadır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a Türkiye’de Kürt meselesini çözme çabalarından dolayı teşekkür ediyorum.” Başbakan Erdoğan ise konuya grup toplantısında yaptığı konuşmada değindi. İktidarda oldukları yedi yılda Türkiye’de çok güzel şeyler olduğunu iddia eden Erdoğan, şunları kaydetti: “Dün Habur Sınır Kapısında yaşanan manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü? Bu bir umuttur. Türkiye’de bir şeyler oluyor, iyi, güzel şeyler oluyor. Umut verici gelişmeler oluyor. Bildiğiniz gibi 34 kişi sınırı geçti. Ve sabah saatlerinde 29’u ilgili yasalarımız çerçevesinde bırakıldı. Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum. Burada ben gerek dağdakilere gerek Mahmur kampında olanlara gerek Avrupa’da olanlara, hepsine çağrımı yineliyorum; vakit yitirmeden ülkelerine dönmelerini tavsiye ediyorum. Ve bu güzel manzarayı yine siyasi bir şova döndürmek isteyenlere de lütfen sorumlu davranınız diyorum. Şunu açık, net söylüyorum; bazı medya grupları bu sürecin İmralı’dan yönetildiği mahiyetinde ifadeler kullanıyorlar. Ben o medya mensuplarını buradan bir şeyi hatırlatarak uyarmak istiyorum; adama sorarlar, acaba 11-12 yıldır orada değil miydi? Niçin böyle bir adım atılmadı? Şu anda bu bir milli birlik sürecinin, bir demokratik açılım sürecinin, bir kardeşlik projesinin gereği olarak atılmış bir adımdır “ Dağdan inen PKK’lılar “pişman değiliz” demelerine rağmen serbest bırakılmalarının ardından DTP aracının üzerinde şov yaptı. TÜRKİYE’Yİ BU HALE GETİRENLERE ALLAH EVLAT ACISI NASİP EYLESİN.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/10/2009 - DOMUZ GRİBİ
DOMUZ GRİBİ İlk olarak Meksika'da ortaya çıkan hızla kıtalararası yayılan domuz gribi (H1N1 virüsü) nedir? Nasıl bulaşır? Bu hastalıktan korunmak için neler yapılması gerekir? İşte domuz gribi hakkında bilmeniz gereken herşey... DOMUZ GRİBİ NEDİR? Domuz gribi, normalde domuzlarda hastalığa yol açan bir mikroorganizma olan ''influenza tip A HIN1 tipi virüsü'nün insanlarda oluşturduğu solunum yolu hastalığı olarak biliniyor ve bu hastalık hızla yayılabiliyor. Bu hastalık domuzlarda ani ateş yükselmesi, öksürük, burun ve gözlerde sulanma, hapşırma, solunum zorluğu, gözlerde kızarma ve iştahsızlık gibi belirtilere yol açar. Domuz gribi virüsleri doğrudan domuzdan domuza yakın temasla veya virüslerle kirlenmiş cisimlerle bulaşır. İNSANA BULAŞIR MI? Domuz gribi domuzdan insana ve insandan insana bulaşabiliyor. Virüse karşı insanın doğal bağışıklığı bulunmuyor.Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), hastalığın kontrolden çıkmak üzere olan geniş çaplı salgın olabileceği uyarısında bulunuyor. DOMUZ VİRÜSÜ İNSANLARA NASIL BULAŞIR? Hastalık, gripli kişinin öksürmesi, aksırması, hatta konuşması sırasında havaya saçılan virüslerle veya bunlarla kirlenmiş eşyalara temas edilmesiyle bulaşıyor. Gripli kişi hapşırdığında ağzını eliyle kapatmasıyla eline bulaşan virüsler de hastalığın yayılmasında büyük önem taşıyor. Domuz virüslerinin insanlara bulaşması olağan değildi, ama domuz gribinin insanlarda seyrek de olsa hastalık yapabildiği bilinmekte idi. Bunlar çoğu zaman domuz endüstrisinde çalışan işçiler gibi domuzlarla doğrudan temasları olan kişilerdir. DOMUZ GRİBİ ÖLDÜRÜCÜ BİR HASTALIK MIDIR? Domuz grip virüsünün insanlarda yaptığı hastalık öldürücü olmakla beraber olayın sevindirici tarafı hastalığın ölümlere yol açma oranının çok yüksek olmamasıdır. Domuz gribi son iki ay içinde 8 binden fazla insanda görülmüş, bunların 70 kadarı ölmüştür. Buna göre domuz gribinin insanlarda ölüme yol açma oranı yüzde birin de altındadır. Bu virüsün domuzlarda da ölüme yol açma oranı da yüzde 1-4 arasında değişmektedir. DOMUZ GRİBİ NEDEN TEHLİKELİDİR? Şu sırada Meksika domuz gribi salgının korkutucu olan tarafı, bu salgındaki virüslerin önceki domuz gribi virüslerinden farklı olarak domuzlardan insanlara ve insanlardan insanlara kolay bulaşmasıdır. İnsanların bağışıklık sistemi domuz H1N1 virüsü ile daha önce hiç karşılaşmamış olduğu için virüs bulaşan her insan hastalanmaktadır. Nitekim virüs bu özelliği sebebiyle de kısa zamanda 40' a yakın ülkede binlerce insana bulaşmıştır. DOMUZ GRİBİNİN NORMAL GRİPTEN FARKI VAR MIDIR? Domuz gribinin sebep olduğu hastalık tablosunun insan grip virüsleri ile ortaya çıkan hastalıktan bir farkı yoktur. Gribin tipik belirtileri 40 dereceye kadar çıkan ateş, baş, eklem ve kas ağrıları, öksürük, halsizlik ve iştahsızlıktır. Bazı hastalarda burun akıntısı, burun tıkanıklığı, boğaz ağrısı, bulantı, kusma ve ishal de görülebilir. DOMUZ ETİ YİYENLER DOMUZ GRİBİNE YAKALANIR MI? Domuz etinin yenmesiyle domuz gribi virüsü bulaşmıyor. Virüs solunum yoluyla bulaşıyor.İnsandan insana bulaşmasında, yakın temas, hastalığı taşıyanlarla aynı ortamı paylaşma önemli rol oynuyor. BELİRTİLERİ NELER? Domuz gribi enfeksiyonu tek tek vakalar olarak ya da salgınlar halinde görülebiliyor. Klinik belirtilerinin ise gribe benzeyen, ateş, baş ağrısı, boğaz ağrısı, öksürük, genel vücut ağrısı, halsizlik, bitkinlik, üşüme şeklinde olduğu ifade ediliyor. Bazı domuz gribi vakalarında kusma ve ishalin yanı sıra ağır vakalarda pnömoni, solunum yetmezliği görülebiliyor. AŞISI VAR MI? Domuzlara yapılan aşı bulunuyor, ancak insan için henüz aşı yok. BU, DOMUZLARDA YENİ GRİP TÜRÜ MÜ? İnsanlardaki grip virüsü gibi, domuz gribi virüsü de domuzlarda sürekli değişim gösteriyor. Domuzların solunum yollarında domuz, insan ve kuş gribi virüslerine duyarlı alıcılar bulunuyor. Dolayısıyla domuzlar, virüslerin eş zamanlı bulaşması halinde yeni grip virüslerinin ortaya çıkma ihtimalini artırıyor. DSÖ'ye göre, Meksika'da ölümlere neden olan domuz gribi virüsü A/H1N1. Bu virüs insandan insana bulaşabiliyor. A/H1N1 virüsü, insan, domuz ve kuş gribi virüslerinin karışımından oluşuyor. HASTALIKTAN KORUNMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER Uluslararası seyahata çıkanların hastalıktan korunması için yapmaları gereken unsurlar hakkında Dünya Sağlık Örgütü yetkililerinin, seyahatlerin kısıtlanmasının gerektiğini bildirdikleri ifade edildi. Genel olarak kişisel temizlik önlemlerinin alınması, kalabalık ve havasız ortamlardan mümkün olduğunca kaçınılması, zorunlu haller dışında salgının yaşandığı bölgelere olan seyahatlerin ertelenmesi gerekiyor. EN ETKİLİ ÖNLEM: EL YIKAMA En etkili önlemin ''el yıkama'' olduğuna dikkat çekilirken, öksürürken ya da hapşırırken ağız ve burnun tek kullanımlık mendil ile kapatılması ve mendilin atılması, elin sabunlanması gerektiği belirtiliyor. Alkol bazlı el dezenfektanlarının da kullanılabileceği, hastalığın başlıca insandan insana, hapşırma, öksürme gibi yollarla bulaştığı düşünüldüğünde hasta kişilerle temastan kaçınmanın iyi bir korunma yöntemi olacağı kaydedildi. Genelgede, kirli ellerle gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza dokunmanın, buradaki virüslerin eller yoluyla yayılmasına neden olabileceği ve bol sıvı tüketerek, iyi beslenmenin önemli olduğu vurgulandı. ANTİBİYOTİKLER FAYDALI MIDIR VE GRİBE KARŞI NELER YAPILMALIDIR? Grip tedavisinde amaç, hastalık belirtilerini gidermek ve hastayı rahat ettirmektir. Antibiyotik kullanmak gereksiz, hatta zararlıdır. Çünkü virüslere antibiyotiklerin hiçbir etkisi yoktur. Antibiyotikler komplikasyonlar için doktor önerisiyle kullanılabilir. Öksürük şurupları ve grip ilaçlarının da genellikle hiçbir yararları olmadığı gibi, yan etkileri hastaları daha çok rahatsız da edebilir. Özellikle 6 yaşından küçük çocuklara bu tür ilaçları vermekten olabildiğince kaçınmalıdır. Karaciğerde yağ birikimi, beyin içi basınçta aşırı yükselmeye yol açan Reye sendromuna karşı da, 16 yaşından küçüklere ateş düşürücü olarak aspirin verilmemelidir. Grip belirtisi gösteren kişilerse hemen doktora başvurmalı ve kesinlikle topluma karışmamalıdır. Bu kişiler öksürürken veya hapşırırken ağız ve burunlarını kağıt mendille kapamalı ve mendil daha sonra çöpe atılmalıdır. Eller sık sık, günde ortalama 10 kere su ve sabunla HASTALAR KAÇ GÜN SÜREYLE VİRÜS SAÇARLAR? Grip hastaları genel olarak 4-5 gün süreyle etrafa vürüs saçarlar, ama bazı kişilerin özellikle de çocukların on günden fazla virüs yayabildikleri unutulmamalıdır. HASTALIK VİRÜSÜ ALDIKTAN NE KADAR SONRA BELİRTİ VERİR? Grip hastalığının ortalama kuluçka süresi birkaç gündür, ancak bu süre bazen bir haftayı da bulabilir. Bu sebeple hasta kişilerle temas ettikleri bilinen insanların bir hafta süreyle dikkatle izlenmeleri gerekir.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/10/2009 - İsviçre’nin özelliği ne?
İsviçre’nin özelliği ne? Öztürk konuyu Meclis’e taşıdı CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk, Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan protokollere ilişkin, “Arabulucu devlet olarak ’Ermeni soykırımı yoktur’ demenin açıkça suç sayıldığı ülke olan İsviçre’nin seçilmesinin nedeni nedir?” diye sordu. Öztürk, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun cevaplandırması istemiyle TBMM Başkanlığına sunduğu soru önergesinde şu soruları sordu: “Arabulucu devlet olarak, bu güne kadar Ermeni-Türkiye ilişkilerinde çok katı Ermenistan yanlısı olan ve ’Ermeni soykırımı yoktur’demenin açıkça suç sayıldığı ülke olan İsviçre’nin seçilmesinin nedeni nedir? Türkiye, İsviçre’nin arabuluculuğuna neden itiraz etmemiştir? Türkiye, imzalanan protokol ile neler kazanmış, neler kaybetmiştir?”
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/10/2009 - Adım Adım Kürt Federe Devleti (3)
Adım Adım Kürt Federe Devleti (3) Askerî plan gereğince silahlı çatışmalarda PKK’lı bir teröristi öldüren veya yaralayan bir asker ya da polis, TCK’da yer alan “insanlığa karşı bu suç” fiilini işlemiş sayılabilir mi? Hemen “Olmaz öyle şey” demey PKK ile mücadele edenler Lahey’de yargılanabilir Askerî plan gereğince silahlı çatışmalarda PKK’lı bir teröristi öldüren veya yaralayan bir asker ya da polis, TCK’da yer alan “insanlığa karşı bu suç” fiilini işlemiş sayılabilir mi? Hemen “Olmaz öyle şey” demeyin... Anayasa’da yapılan ve yapılması düşünülen değişikliklerin, İkiz Yasalar’ın her halka kendi kaderini belirme hakkını tanımasının ve öngördüğü öteki hükümlerin, merkezî devlet yetkilerinin yerel yönetimle ve Türk ve yabancı özel sektöre devri ile ilgili yasal düzenlemenin, Türkiye’yi nasıl bir uçuruma doğru sürüklemekte olduğu kendiliğinden ortadadır. Ama bunlara bir de dil ve benzeri konularda verilen ödünleri, iktidarın izlediği teslimiyetçi politikayı, özelleştirmelerle kamu varlıklarının bunların çoğunun askerî ve ekonomik stratejik kuruluşlar olduğu göz ardı edilerek yabancılara peşkeş çekilmesini ekleyin!... Ne var ki, Türkiye’nin özellikle korumasız bırakılarak bölünüp tasfiyesi ile sonuçlanacak bir başka olumsuzluk da Yeni Türk Ceza Kanunu’nda yer alan bazı hükümlerdir. 301.madde değiştirilerek “Türklüğe hakaret” in suç olmaktan nasıl çıkarıldığı herkesçe bilindiği için, burada bu madde üzerinde bir kez daha duracak değilim. Ama öncelikle, bu yasanın 305. ve 76-77.maddelerinin konumuz açısından içerdiği tehlikeleri belirtmekle yetineceğim. İstinaf Mahkemeleri ise, Türkiye’nin hukuk birliğini bozarak bölgesel hukuk düzenleri oluşmasına yol açacaktır. Yeni Türk Ceza Yasası Yasayı Kimler Hazırladı? Ama önce, bir geçeğin altını çizmek gerek: Türkiye’de bu kadar çok tanınmış Ceza Hukuku profesörü varken neden bu yasanın üç doçente hazırlattırıldığını araştırdığımızda karşılaşacağımız durum şudur: Yasayı hazırlayanlardan Doç.Dr. Âdem Sözüer ile Doç.Dr.Ahmet Gökşen, Recep Tayyip Erdoğan hakkında İstanbul Belediye başkanı iken kimi başka kişilerle birlikte Üsküdar 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nin E.2002/265 sayısı ile görülen davada, bilirkişi olarak 6 Ekim 2003 tarihli ve sanıkların lehine rapor vermişlerdir. Mahkeme, 2003/413 sayılı ve 1 Aralık 2003 tarihli kararı ile Erdoğan’ın dokunulmazlığının kaldırılması istemini TBMM Başkanlığı’na bildirmiş bulunmaktır. (Sanıklara yüklenen suçlar ise şöyledir: “zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmî evrak ve kayıtlarda sahtecilik ve cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak”.) Doç. Dr. İzzet Özgenç hakkında ise, Erdoğan’ın belediye başkanlığı sırasında, Eyüp C.Başsavcılığı’nın “kamu kurumunu dolandırmak, dolandırıcılığa iştirak, cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak, ihalelere fesat karıştırmak, hizmet sebebiyle emniyeti suiistimal” savları ile yürüttüğü hazırlık soruşturması sonucunda öteki kimi kişilerle birlikte Hz.2001/1790 ve 12 Mart 2002 tarihli Ek Takipsizlik kararı verilmiş bulunmaktadır. (İzzet Özgenç, şu anda profesör olarak YÖK Başkan Vekilidir.) Demek ki, bu üç doçentin de Erdoğan ile şu ya da bu biçimde bir ilişkisi bulunmaktaydı. Başbakan’la yakın ilişki içerisindeler Şunu da anımsatayım: Yeni bir ceza yasası hazırlamak görevi bu üç kişiye verildiği tarihte, Ord.Prof.Dr.Sulhi Dönmezer başkanlığında bir yeni ceza yasası hazırlanmış, hatta bu taslak Adalet Bakanlığı tarafından kitap olarak bastırılmış bulunuyordu!... Vatanın Bağımsızlığı, Toprak Bütünlüğü, Rejimi Adalet Bakanına Emanet Şimdi önce Yeni Türk Ceza Yasası’nın 305.maddesini okuyalım: “Temel millî yararlara karşı fiillerde bulunmak maksadıyla veya bu nedenle, yabancı kişi veya kuruluşlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası için maddî yarar sağlayan vatandaşa ya da Türkiye’de bulunan yabancıya, üç yıldan on yıla kadar hapis .... hükmolunur. Herşey bakanın iki dudağı arasında Suç savaş hali dışında işlendiği takdirde, bu nedenle kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine tabidir. Temel millî yararlar deyiminden; bağımsızlık, toprak bütünlüğü, millî güvenlik ve Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri anlaşılır.” Demek ki, bu maddede öngörülen suç, bir düşünce açıklaması değildir. Belirtilen amaç veya nedenle “fiil” de, yani eylemde bulunmaktır. Üstelik, bu fiili işleyen kimse, bunu maddî çıkar karşılığında yapacaktır. Bu da yetmezmiş gibi, bu maddî çıkarı yabancı kişi veya kuruluşlardan sağlayacaktır. Böyle biri yakalandığında, bütün kanıtlar da onun suçluluğunu açıkça ortaya koysa, Adalet Bakanı izin vermezse yargılanamayacaktır! Söz gelimi, yabancı vakıflardan ya da AB fonlarından para alarak bu eylemlerde bulunanların yargılanabilmeleri, Adalet Bakanı’nın iki dudağının arasından çıkacak söze bağlı olmaktadır. Gelelim 76. ve 77.maddeye. Maddelerin yer aldığı Kısım başlığı şöyle: Uluslararası Suçlar “. Bu, bu suçları işlediği öne sürülenlerin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaları demek. 76.madde ” Soykırım “, 77.madde de ” İnsanlığa Karşı Suçlar “ başlıklarını taşıyor. Her ikisinde de zamanaşımı süresinin söz konusu olmadığı öngörülmüş. Soykırımı suçlaması baş ağrıtacak 76.maddeye göre; ” Bir planın icrası suretiyle millî, etnik, ırkî veya dinî bir gurubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu gurupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur. 77.maddeye göre de; “Aşağıdaki fiillerin siyasal, felsefî, ırkî veya dinî saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur.” Her iki maddede de kasten öldürme ve yaralama eylemleri bu türden sayılmış. Bu eylemler tek bir kişiye karşı işlenmiş olsa bile 76.madedeki maksatla ve 77.maddedeki saiklerle ve bir plan doğrultusunda işlenmiş olması da buna dahil. Şimdi şöyle düşünelim: Cumhurbaşkanının ve başbakanın kendi anlatımlarına göre “Kürt sorunu” nu çözmek için hazırlanan bir askerî plan gereğince silahlı çatışmalarda bu maksat ve saikle PKK’lı bir teröristi öldüren veya yaralayan bir asker ya da polis, bu suçu işlemiş sayılabilir mi? Hemen “Olmaz öyle şey” demeyin. Anımsayın: Orgeneral Yaşar Büyükanıt başta olmak üzere TSK mensupları PKK’ya karşı çete kurmakla suçlanmaya kalkışılmadı mı? Ergenekon soruşturması nedeniyle, tutuklanan asker ve polis kişilerin hemen tümü PKK ile aktif mücadele yapanlar değil mi? PKK’nın sonunu getirmek amacıyla yapılan silahlı mücadeleye kimlerin karşı çıktığını da bir düşünün! Hele, 76.maddenin bir (c) fıkrası var ki, önlem olarak köy boşaltmalarını gerçekleştirenler için rahatlıkla söz konusu olabilecektir: “Gurubun, tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması.” İşte, bu da soykırım suçu sayılıyor. Tüm bu söylenenler “varsayım” ya da “vehim” denebilir. Ne var ki, 7 Mayıs 2004 tarihinde Anayasa’nın 38.maddesinin son fıkrası değiştirilmiş ve vatandaşın suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemeyeceği hükmü kaldırılarak madde şöyle olmuştur: TSK karşıtı kampanyalar “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.” Başka bir deyişle, 76 ve 77.maddelerdeki suçları işlediği öne sürülen kişinin La Haye’deki bu mahkemede yargılanabileceği öngörülmüştür. Buna koşut olarak da Yeni Türk Ceza Yasası’nın 18/2. maddesine şu hüküm konulmuştur: “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere, vatandaş suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.” Sıra şimdi ilgili sözleşmenin imzalanmasında... Söylediklerimi “varsayım” ya da “vehim” olarak düşünenler varsa, şimdi şu soruları yanıtlamalıdırlar: Türkiye’de kim, kimler ya da hangi kuruluş üyeleri soykırım suçunu işlemekle La Haye’deki savcı tarafından suçlanabilir? Bu Anayasa değişikliğinin yapılması ve ceza yasasına bu maddenin konulması ne için? Bu soruları yanıtlarken, AB’nin ve onun yerli işbirlikçilerinin TSK’ne karşı yürüttükleri karalama kampanyasını aklınızdan çıkarmayın. Türk hukuk birliğine İstinaf darbesi Bu mahkemelerin kurulması AB’nin dayatmasıdır. O kadar ki, Diyarbakır İstinaf Mahkemesi’nin binası AB fonları ile yaptırılmaktadır Ulusal bir devletin en başta gelen koşulu hukuk birliğidir. Bu nedenle de, Cumhuriyet kurulur kurulmaz bu amaçla devrimci uygulamalar yapılmıştır. Federal devletlerde ise, federal hukuk düzeninin yanı sıra her federe devletin kendine özgü bir hukuk düzeni bulunur. Bu gerçeğin ışığında gelişmelere baktığımızda önce şunları görürüz: Birincisi, Yeni Türk Ceza Yasası, eskisinden apayrı bir dünya görüşünün sonucudur. İkincisi, yeni birtakım suçlar ve cezalar öngörmüştür. Üçüncüsü, bazı hükümleri içinden çıkılmaz, çelişkili ve hatta uygulanması olanaksız niteliktedir. Örnek vermek gerekirse, kasden yaralama suçunun ihmalî davranışla işlenmesinden söz edilmektedir. Çelişkiyi ifadeler Kasıt ve ihmal aynı eylemde nasıl bağdaşabilirse! Kasdı aşan yaralama suçunda, yani yaralamak kasdıyla (öldürme kasdı olmaksızın) işlenen bir eylem sonucu mağdur ölmüşse, cezayı arttırıcı neden olarak yaralama dolayısı ile hayatî tehlike, yüzde sabit eser, çocuk yapma yeteneğinin kaybolması gösterilmektedir. Bir kimsenin hayatı tehlikeye girmeden ölmesi olanaklı imiş gibi; ölünün yüzünde sabit iz kalması önem taşırmış gibi! Fuhuş suçunda fahişelerin tedavi ve terapi altına alınması öngörülmektedir, fahişelik nasıl iyileştirilecekse! Dolayısı ile, bir kere 80 yıldır oluşan Yargıtay içtihatlarının büyük bir bölümünün artık bir anlamı kalmamıştır. Yargıçlar, bu içtihatlara bakarak değil, yeni baştan hüküm kuracaklardır. 5235 sayılı ve 26 Eylül 2004 tarihli yasa ile istinaf mahkemelerinin kurulması kararlaştırılmış, buna koşut olarak da 5271 sayılı ve 4 Aralık 2004 tarihli Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 272-285.maddeleri bu mahkemelerle ilgili olarak düzenlenmiştir. AB fon yağdırdı AB’nden gelen istek üzerine İstinaf Mahkemelerinin öncelikle Diyarbakır, Ankara ve Erzurum’da kurulması kararlaştırılmıştır. Aslında, Yasa gereğince bu mahkemelerin 1 Haziran 2007’ye kadar faaliyete geçmeleri gerekiyordu ama maddî nedenlerle bu gerçekleştirilememiş bulunuyor.Bu mahkemelerin kurulması AB’nin dayatmasıdır. O kadar ki, Diyarbakır İstinaf Mahkemesi’nin binası AB fonları ile yaptırılmaktadır ve inşaatın girişinde de bu durumu bildiren bir yazı bulunmaktadır. Ne var ki, AB, kendi üyeleri için bu mahkemeleri gerekli görmemekte ve hatta bazı durumlarda sakıncalı bile görmektedir. Örneğin; Avrupa Birliği Değerlendirme Komitesi 2001’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yönünden bu mahkemelerin uygulamada kaos yaratacağı, uygulama birliğini bozacağı sonucuna varmış bulunduğu gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de üç ayrı kararında İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin âdil yargılama ile ilgili 6.maddesinin 1.fıkrasının sözleşmeci devletlerin istinaf mahkemeleri kurmalarını zorunlu kılmadığını belirtmiştir. (Gilles Duterte (Avrupa Konseyi İnsan Hakları Genel Direktörü): Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarından Alıntılar; Avrupa Konseyi yyn., 2005, s.216) Yargı bölgeselleşiyor Bu yeni düzenleme ile Bölge Adliye Mahkemeleri (İstinaf) tarafından verilen 5 yılı aşmayan özgürlüğü kısıtlayıcı (hapis) cezalarla ilgili ya da 5.000 TL para cezasını geçmeyen kararların Yargıtay incelemesine ve denetimine tabi olmadan kesinleşeceği öngörülmüş bulunmaktadır. Bu, tüm ceza davalarının %80’nin Yargıtay denetimine tabi olmaması demektir. Yukarıda sıralanan gerçeklerle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’nin değişik bölgelerinde aynı hukuksal durum için değişik ve hatta çelişkili kararların verilecek olduğunu ve bu kararların tüm mahkemelerin üstünde ve onların kararlarının denetim yeri olan Yargıtay’dan geçmeyerek kesinleşecek olduğunu kestirmek hiç de güç değildir. Böylece ülkede hukuk birliği yok edilmekte, “Yargıtay’ın yetkileri bölgelere dağıtılmaktadır. Yargı erki bölgesel hale getirilmekte, öngörülen modelle federalizmin yargı ayağı hayata geçirilmektedir.” (Ömer Faruk Eminağaoğlu: “İstinaf Ve Yargıtay” ; Cumhuriyet, 5 Nisan 2005) Hitabeyi hatırlayın Bir yanlış anlamayı önlemek için şu da belirtilmelidir ki, Bölge İdare Mahkemeleri’nin İstinaf Mahkemeleri ile bir ilgisi yoktur. Çünkü bu mahkemelerin verdikleri kararların temyizen incelenmesi Danıştay’da yapılmaktadır. Türkiye’nin gittikçe ivme kazanan adımlarla nasıl parçalanmaya doğru sürüklendiği konusunda söylenecek daha çok şey var. Burada yalnızca Anayasa’da yapılan bazı değişiklikler ve gerçekleştirilen yasal düzenlemelerden yalnızca birkaçına değinerek karşı karşıya bulunduğumuz yıkıma bir parça olsun dikkati çekmek istedim. Atatürk, bu günleri görmüştü. Gençliğe Hitabesi’ni anımsayın.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/10/2009 - Adım Adım Kürt Federe Devleti (2)
Adım Adım Kürt Federe Devleti (2) AKP iktidarı döneminde de onaylanan “İkiz Yasalar” Lozan Antlaşması’nın azınlıklarla ilgili bazı maddelerini hükümsüz kıldı. Müslüman bazı etnik unsurlar da azınlık statüsüne girdi. Kürt kökenli vatandaşlar azınlık statüsüne sokuldu 1966’da kabul edilen, 57. Hükümet döneminde imzalanan, AKP iktidarı döneminde de onaylanan “İkiz Yasalar” Lozan Antlaşması’nın azınlıklarla ilgili bazı maddelerini hükümsüz kıldı. Müslüman bazı etnik unsurlar da azınlık statüsüne girdi. Dizimizin birinci bölümünda Türkiye’nin tasfiye sürecinin başlatıldığını, anayasada yapılan değişikliklere dikkat çekerek ortaya koymaya çalışmıştık. Bugünkü bölümünde kaldığımız yerden devam ediyoruz. Kamuoyuna “İkiz Yasalar” olarak yansıyan düzenlemeler, iki ayrı uluslararası antlaşmanın TBMM’de iki ayrı yasayla onaylanmasıdır. Ekonomik, Sosyal Ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme: Halklar kendi kaderini tayin edebilirler Bu sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 16 Aralık 1966’da kabul edilmiş ve yürürlük tarihi olarak da, Sözleşme’nin 27.maddesi gereğince 3 Ocak 1976 belirlenmiştir. Türkiye, Sözleşme’ye uzun bir süre katılmamış, ancak 15 Ağustos 2000’de imzalanmış, 2003 yılında da TBMM tarafından kabul edilmiş ve 18 Haziran 2003 tarihli ve 25142 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır. Bu Sözleşme’nin 1.maddesinin ilk fıkrası şöyledir: “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler. Bu hak gereğince halklar, kendi siyasal statülerini özgürce kararlaştırırlar....” 2. fıkrasında da şöyle denilmektedir: Baydemir madenlerden pay istemişti “Bütün halklar.... kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler. Bir halk, hiçbir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli olan kendi olanaklarından yoksun bırakılamaz.” Sözleşme’nin yaşamsal önem taşıyan 2. maddesine geçmeden, bir süre önce Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in, bölgesinin doğal kaynaklarından yararlanmak hakkının kendilerine ait olduğunu öne sürdüğünü anımsatmak yerinde olacak. Sözleşme’nin 2/1. maddesi de şu hükmü taşımaktadır: “Bu sözleşmeye taraf olan her devlet, münferiden ve ekonomik ve teknik plan başta olmak üzere uluslararası yardım ve işbirliği yoluyla, mevcut kaynakların azamisini kullanarak, bilhassa yasal düzenleme suretiyle alınacak tedbirleri de içerecek şekilde her türlü uygun yöntem vasıtasıyla, bu Sözleşme’de tanınan hakların tam olarak kullanılmasını aşamalı olarak sağlamak amacıyla tedbirler almayı taahhüt eder.” Medeni Ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşme: Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca 16 Aralık 1966’da kabul edilmiş, 49.maddesi uyarınca da 23 Mart 1976’da yürürlüğe girmiştir. Bu Sözleşme de Türkiye tarafından 15 Ağustos 2000’de imzalanmış ve TBMM’de onaylandıktan sonra 18 Haziran 2003 tarihli ve 25142 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır. Bunda da ilk sözleşmenin 1. ve 2. maddeleri aynen tekrar edilmektedir. 27.maddesi ise şu hükmü taşımaktadır: “Etnik, dinsel ya da dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde, bu azınlıklara mensup olan kişiler, kendi guruplarının diğer üyeleri ile birlikte, kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerine inanma ve bu dine göre ibadet etme, ya da kendi dillerini kullanma haklarından yoksun bırakılmayacaktır.” İkiz Yasalar Ne Anlama Geliyor? Bu Sözleşmeler, Anayasımız’a göre, iç hukuk hükmündedir. Yani, yasal olarak bağlayıcıdırlar ve başka bir yasa ile çelişik olduğunda da onların yeğlenmesi gerekir. Süreç yeni başladı tehlikeler kapıda Maddeler o denli açıktır ki, içeriklerini ayrıca açmaya gerek bulunmuyor. Şu kadarını söyleyeyim ki, TBMM’de onaylanıp yayınlandıkları günden bu yana ülkemizde olup bitenleri anlamak için bu İkiz Yasalar, bir anahtar görevini görür. Gerçi, 2.sinin 27.maddesi için Türkiye Sözleşme’ye Lozan Antlaşması’nın hükümlerine aykırı olmamak çekincesini koymuştur. Ne ki, bu çekincenin artık hiçbir anlamı kalmamıştır. Çünkü, Lozan Antlaşması’na göre, Türkiye’de yalnızca Ermeni, Rum ve Yahudi olmak üzere üç azınlık kabul edilmiş, Müslüman azınlık olmadığı öngörülmüştür. Oysa, sözüm ona “Kürt sorunu” nun çözümü gerekçesiyle verilen ödünler ve AB’nin dayatmaları sonucunda Kürt kökenli Müslüman Türk vatandaşları da, azınlık statüsüne fiilen sokulmuştur. Öte yandan, dış odakların ve içimizdeki işbirlikçilerin Türkiye’de sürekli olarak yeni azınlıklar yaratmak sevdasında olması, hatta Alevi vatandaşlarımızı da azınlık gibi göstermeye kalkışması karşısında, bu sözleşmelerin Türkiye’ye nelere mal olacağını açıkça ortaya koymaktadır. Şu anda daha bu sürecin başlangıç aşamasındayız! Bölücüler ne kadar sevinse azdır!.. Kalkınma Ajansları ve Kamu Yönetimi Reformu ile merkezî devlet yönetiminin görev ve yetkileri budanmış, bazı yetkiler yerel yönetimlere devredilmiştir. Tasfiye sürecinin en önemli ayaklarından birini Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı oluşturuyor. Bu girişim, Avrupa Birliği, IMF ve Dünya Bankası’nın isteği ve yönlendirmesiyle gündeme gelmiş bulunmaktadır. 2003 yılının Nisan ayında Bakanlar Kurulu’ndan geçen bu tasarı, Türkiye’nin tüm idarî yapısını alt üst etmekte, ülkenin yönetimini belirtilen kuruluşların çıkarlarına göre biçimlendirmektedir. Buna göre; 1-Bölge Kalkınma Ajansları kurulmakta, 2-Devletin özel sektör ve sivil toplum kuruluşları ile ortaklaşa çalışması öngörülmekte, 3-Merkezî devletin yetkileri ve faaliyetleri “piyasa” lehine kısıtlanmaktadır. Geçici hükümlere göre de, Millî Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Tarım Ve Köy İşleri Bakanlığı ve Sanayi Ve Ticaret Bakanlığı’nın taşra teşkilatları İl Özel İdareleri’ne devredilmektedir. Başka bir deyişle, bu bakanlıklar artık yetkisiz kılınmaktadır. Ayrıca, belediyelere ve belediye sınırları dışında İl Özel İdareleri’ne Kültür Ve Turizm Bakanlığı, Çevre Ve Orman Bakanlığı, Sosyal Hizmetler Ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü ve Gençlik Ve Spor Genel Müdürlüğü’nün görev ve yetkileri devredilmektedir. Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu Ve Görevleri Hakkında Kanun: 5449 sayılı olan bu yasa 25 Ocak 2006’da kabul edilmiş ve 8 Şubat 2006 tarihli ve 26074 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır. Yasanın 3. maddesine göre bu Ajanslar bölgeler esas alınarak kurulacaktır. 3/3.maddeye göre de tüzel kişilikli olacaklar ve özel hukuka tabi bulunacaklardır. Başka bir deyişle, kamu hukuku alanı dışında bırakılmaktadırlar. 5.madde, görev ve yetkilerini saymaktadır. Bunlardan yalnızca birkaçı şöyledir: * Tahsis edilen kaynakları bölge plan ve programlarına uygun olarak kullanmak ve KULLANDIRMAK, * Türk ya da YABANCI yatırımcıların izin ve ruhsat işlerini tek elden takip etmek. * Türk ya da YABANCI GİRİŞİMCİLERİ desteklemek, * Uluslararası programların tanıtımını yapmak ve proje geliştirmek. Ajanslar ihale Kanunlarını uygulamak zorunda olmayacaklar Hemen söylemek gerekir ki, bu programlar AB tarafından kotarılan programlardır. Ajanslar’ın Yönetim Kurulları olacaktır. 11.maddeye göre bunların görevleri arasında şunlar bulunmaktadır: Mal alımı, satımı, kiralanması, hizmet alımı, Personelin işe alınması ve çıkarılması. 27.maddeye göre ise, Ajans; 1- Kamu Malî Yönetimi Ve Kontrol Kanunu, 2- Devlet İhale Kanunu, 3- Kamu İhale Kanunu hükümlerine tabi değildir. Geçici 3. madde ise son derece önemli: “Türkiye-Avrupa Birliği Malî İşbirliği kapsamında yürütülen bölgesel programların; bölgelerde yürütülmesi ve koordinasyonu amacıyla oluşturulan proje birimlerinin yürütmekte olduğu iş ve işlemler, buna ilişkin hak ve yükümlülükler ile her türlü taşınır mallar, kuruluş kararnamesinin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç bir ay içinde ilgili ajansa devredilir.” CHP’nin yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş olmasına karşın, bazı bölgelerde bu Ajanslar kurulmaya başlanmıştır. Ajanslar’ın ne anlama geldiğini biraz daha açmadan önce Bitlis, Hakkari ve Van’da Kalkınma Kurulları’nda hangi kuruluşların yer aldığı aydınlatıcı olacaktır. Bitlis: Tatvan Belediyesi, Ahlat Belediyesi, Adilcevaz Belediyesi, Ticaret Ve Sanayi Odası, Bitlis Ziraat Odası, Bitlis Esnaf Ve Sanatkârlar Odaları Birliği, Bitlis Eğitim Kültür Ve Sosyal Yardımlaşma Derneği, Bitlis Müteahhitler Derneği, Bitlis Genç İşadamları Derneği. Hakkari: Hakkari Esnaf Ve Sanatkârlar Odaları Birliği, Hakkari Ziraat Odası, Ziraat Mühendisleri Odası, Yüksekova Ticaret Ve Sanayi Odası, Şemdinli Esnaf Ve Sanatkârlar Odası. Van: Erciş Belediyesi, Gürpınar Belediyesi, Özalp Belediyesi, Ticaret Ve Sanayi Odası, Van Esnaf Ve Sanatkârlar Odaları Birliği, Van Ticaret Borsası, Doğu Anadolu Kalkınma Birliği, Van Organize Sanayi Bölgesi, Van Aktif Sanayici Ve İşadamları Derneği, Yarınlar İçin Van Düşünce Platformu Derneği. Devletin yetkileri ve kamu malları üzerinde artık bunlar ve benzerleri söz sahibi olacak!... Böylece merkezî devlet yönetiminin görev ve yetkileri sınırlandırılarak yerel yönetimlere devredilmiş olmaktadır. Buna karşılık yerel yönetimlerin görev ve yetkilerinin sınırlandırılamayacağı hükme bağlanmıştır. Yasaya göre; merkezî yönetim, yerinden yönetim ilkesini kısıtlayıcı yasal düzenleme yapamayacak, yerel yönetim alanında ayrıca bir teşkilât kuramayacak ve harcama yapamayacaktır. Bölücüler ne kadar sevinseler azdır!
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
önce vatan
Kategoriler
Arkadaşlarım
oturanadam laberri gercekyasamdan asilmillet hazanmevsimleri soyumturk metekan ates64 net71 bizbize8100 kyksanalavm mrvmrt superturkuzorg sigarayibiraktim nuray14ergun bayramsekeri ahmetonur oğuz gecelerde putri mukarrebin 01maz hilalliler anindayorum mervekizdunyasi Zeki Güneş
|